26 Haziran 2019 Çarşamba

Albert Camus; Veba (La Peste )- Can Yayınları

Merhabalar. Bugün yarım saat bir zaman ayırarak uzun süredir ihmal ettiğim incelemelerime devam etmeye karar vermiş bulunuyorum. 

Kitabın Orjinal Adı: La Peste

Yazar: Albert Camus

Tercüman: Nedret Tanyolaç Öztokat

Yayınevi: Can Yayınları


Veba Albert Camus'un En Ünlü Romanlarındandır. 


Başlayalım!

Tercüme Metin: 

Bu güncenin konusunu oluşturan ilginç olaylar 194...’ te  Oran’da meydana geldi. Genel düşünceye göre biraz sıra dışı olduğundan bu olayların geçebileceği yer burası değildi. İlk bakışta Oran gerçekten de sıradan bir kent, Cezayir’in bir Fransız ilinden başka bir şey değildi. Kentin kendisi de, itiraf etmek gerekir, çirkindir. Dingin görünümlü bu kenti başka onca ticaret kentinden farklı kılan şeyin ne olduğunu ayırt etmek için biraz zaman gerekir. Örneğin, ne bir kanat çırpışın ne de bir yaprak hışırtısının duyulduğu, güvercini olmayan, ağaçsız ve bahçesiz bir kent, tam anlamıyla yansız bir yer nasıl düşünülür? Mevsimlerin değişimi ancak göğe bakılarak anlaşılır. İlkbahar yalnızca havanın niteliğinin değişmesinden ya da sokak satıcılarının banliyölerden getirdikleri çiçek sepetleriyle kendini duyurur; çarşı pazarda satılan bir ilkbahardır bu. Yazın, güneş fazla kuru evleri kavurur ve duvarları gri bir külle örter; o zaman artık kapalı kepenklerin gölgesinden başka yerde yaşanmaz. Sonbaharda, tersine çamur tufanı olur. Güzel günler yalnızca kışın yaşanır. Bir kenti tanımanın en bildik yollarından biri de insanların orada nasıl çalıştığına, orada birbirlerini sevdiğine ve nasıl öldüğüne bakmaktır. Bizim küçük kentimizde, iklimden belki de, bunların tümü bir arada yapılır, aynı tutkulu ve belirsiz havayla. Yani burada insanın canı sıkılır ve alışkanlıklar edinmeye özen gösterir. Burada yaşayanlar çok çalışırlar, ancak hep zengin olmak amacıyla değil. Özellikle ticarete ilgi duyarlar ve onların deyişiyle, önce iş yapmakla ilgilenirler. Doğal olarak basit keyiflerden de zevk alırlar; kadınlardan, sinemadan ve deniz banyolarından hoşlanırlar. Ancak, çok mantıklı olarak, bu zevkleri cumartesi akşamları ve pazar günlerine saklarlar; çünkü haftanın tüm öteki günlerinde çok para kazanmaya çalışırlar. Akşam, bürolarından çıktıklarında belli bir saatte kafelerde buluşurlar, aynı bulvarda gezinti yaparlar ya da kendi balkonlarına çıkarlar. Daha genç olanların zevkleri şiddetli ve kısadır; oysa daha yaşlıların kötü huyları işkolik toplantıları, eş dost davetleri ve kâğıt oynanan çevrelerle sınırlıdır.


Orjinal Metin: 

Les curieux événements qui font le sujet de cette chronique se sont produits en 194., à Oran. De l’avis général, ils n’y étaient pas à leur place, sortant un peu de l’ordinaire. À première vue, Oran est, en effet, une ville ordinaire et rien de plus qu’une préfecture française de la côte algérienne. La cité elle-même, on doit l’avouer, est laide. D’aspect tranquille, il faut quelque temps pour apercevoir ce qui la rend différente de tant d’autres villes commerçantes, sous toutes les latitudes. Comment faire imaginer, par exemple, une ville sans pigeons, sans arbres et sans jardins, où l’on ne rencontre ni battements d’ailes ni froissements de feuilles, un lieu neutre pour tout dire ? Le changement des saisons ne s’y lit que dans le ciel. Le printemps s’annonce seulement par la qualité de l’air ou par les corbeilles de fleurs que des petits vendeurs ramènent des banlieues ; c’est un printemps qu’on vend sur les marchés. Pendant l’été, le soleil incendie les maisons trop sèches et couvre les murs d’une cendre grise ; on ne peut plus vivre alors que dans l’ombre des volets clos. En automne, c’est, au contraire, un déluge de boue. Les beaux jours viennent seulement en hiver. Une manière commode de faire la connaissance d’une ville est de chercher comment on y travaille, comment on y aime et comment on y meurt. Dans notre petite ville, est-ce l’effet du climat, tout cela se fait ensemble, du même air frénétique et absent. C’est-à-dire qu’on s’y ennuie et qu’on s’y applique à prendre des habitudes. Nos concitoyens travaillent beaucoup, mais toujours pour s’enrichir. Ils s’intéressent surtout au commerce et ils s’occupent d’abord, selon leur expression, de faire des affaires. Naturellement ils ont du goût aussi pour les joies simples, ils aiment les femmes, le cinéma et les bains de mer. Mais, très raisonnablement, ils réservent ces plaisirs pour le samedi soir et le dimanche, essayant, les autres jours de la semaine, de gagner beaucoup d’argent. Le soir, lorsqu’ils quittent leurs bureaux, ils se réunissent à heure fixe dans les cafés, ils se promènent sur le même boulevard ou bien ils se mettent à leurs balcons. Les désirs des plus jeunes sont violents et brefs, tandis que les vices des plus âgés ne dépassent pas les associations de boulomanes, les banquets des amicales et les cercles où l’on joue gros jeu sur le hasard des cartes.

İnceleme:

1-  "Genel düşünceye göre biraz sıra dışı olduğundan bu olayların geçebileceği yer burası değildi."
cümlesini çok net ifade etmek isterim ki hiç beğenmedim. Cümle insanı kitabın girişinde kitaptan tamamıyla  soğutma potansiyeline sahip açıkçası.  Şimdi nedenlerini açıklamaya gerek görmeden 
daha iyisini vermeye gayret edeceğim.
Teklif edilen cümle: 
Hakim görüş, biraz olağandışı oluşları nedeniyle bu olayların buraya uygun  olmadıkları  yönündeydi. 

2- "İlk bakışta Oran gerçekten de sıradan bir kent, Cezayir’in bir Fransız ilinden başka bir şey değildi."
Bu cümle asıl metne sadık kalmaya çalışmışsa da, asıl metindeki "rien de plus qu’une préfecture française de la côte algérienne"  ifadesi yani türkçesiyle "Cezayir sahil şeridinde bulunan Fransız  vilayet merkezlerinden biri " kısmı eksik kalmış.

3- "Dingin görünümlü bu kenti başka onca ticaret kentinden farklı kılan şeyin ne olduğunu ayırt etmek için biraz zaman gerekir".
Bu cümlede de aynı şekilde asıl metindeki "sous toutes les latitudes" ibaresi "başka onca" ile karşılanmış. Bu ifade estetik olarak çok zayıf olmakla beraber bana kalırsa burada "dünya üzerindeki tüm diğer " denilerek  coğrafi anlamda bölgesellik ihtimalini safdışı bırakmak gerekirdi. 

4- Comment faire imaginer, par exemple, une ville sans pigeons, sans arbres et sans jardins, où l’on ne rencontre ni battements d’ailes ni froissements de feuilles, un lieu neutre pour tout dire ?  cümlesi için  "Örneğin, ne bir kanat çırpışın ne de bir yaprak hışırtısının duyulduğu, güvercini olmayan, ağaçsız ve bahçesiz bir kent, tam anlamıyla yansız bir yer nasıl düşünülür?" şeklinde bir tercüme verilmiş. Burada özellikle son kısım kulağa hiç hoş gelmiyor, gelemiyor.   Ben bu cümleyi daha iyi bir şekilde tercüme etmek gerekir diye düşündüm ilk okuyuşumda;
Teklif edilen cümle:
Nasıl olur da kanatların  çırpınışına  ve yaprakların  hışırdayışına şahit olunmayan, güvercinsiz, ağaç ve bahçesiz bir şehri, kısaca söylemek gerekirse böylesine " tarafsız"  bir yeri hayal etmemiz mümkün olabilir? 
Dikkat ederseniz iki cümle arasında ciddi şekilde farklar var. Biraz dikkat ederseniz farkı görmeniz mümkün.

Şimdi, her cümlede az ya da çok miktarda eksiklikler tespit ettik. Şu anda anlıyorum ki bu inceleme oldukça uzun sürecek.  Eğer özel olarak istenirse, talep olursa incelememize daha sonra devam edebiliriz. Şimdilik burada kalalım.  Saygılar selamlar.