26 Haziran 2018 Salı

Heinrich Böll-Palyaço (Can Yayınları)

Palyaço -Heinrich Böll 
Tercüman: Ahmet Arpad
Yayınevi : Can Yayınları

Her zaman yaptığım gibi kısa bir pasaj çevirisini incelemekle yetineceğim. Çeviriyi genel olarak özensiz buldum. Ciddi şekilde bölme ve eksiltme kullanılarak çevrilmiş. Umarım akıcılık yönüyle tatmin edicidir.

Bonn’a vardığımda hava kararmıştı. Bir yere varışımdan sonra yaptığım hareketler beş yıldır hep aynıydı, (zwang mich ifadesi eksik ) otomatikleşmiştim artık. Peron merdivenlerini inip çıkmak, bavulu yere koymak, palto cebinden bilet çıkarmak  bavulu yerden almak, bileti vermek, akşam gazeteleri için bayiye uğramak, istasyondan dışarı çıkıp bir taksiye el etmek.  Hemen hemen beş yıldır her sabah bir yere doğru yola çıktım veya bir yere vardım. Sabahları peron merdivenlerini çıkıp indim, öğleden sonraları inip çıktım, taksilere el ettim, elbisemin cebinde para aradım (("taksiciye vermek için" diyor asıl metinde ),), bayiden akşam gazetelerini aldım ve bilinçaltımın bir köşesinde bu otomatikleşmenin içime işlemiş olan kaygısızlığını duydum. Marie, o Katolik Züpfner’le evlenmek için beni terk ettiğinden beri bu hareketlerin akışı (hareketler yerine mekanikleşmenin diyor asıl metinde, ayrıca ohne an Lässigkeit zu verlieren ifadesi atlanmış )  daha da üzüntü verici oldu. İstasyondan otele, otelden istasyona olan uzaklığın bir ölçüsü vardı: taksimetre. İki mark, üç mark, dört mark elli fenikti, istasyona olan uzaklık. Marie gittikten sonra yaptığım hareketlere şaşmaya başladım (böyle bir ifade yok, asıl metinde ritimden uzaklaşmaya başladım diyor ).  (Burada "Öyle ki " diyerek başlaması gerekirdi) Otel ile istasyonu birbirine karıştırdım, danışmanın önünde sinirli sinirli bilet aradım veya istasyon çıkışındaki memura oda numaramı sordum. Kader denilen şey, mesleğimi ve durumumu anımsatıyor bana. Bir palyaçoyum ben. Resmî meslek adı: komedyen. Hiç bir kiliseye vergi borcu yok, yirmi yedi yaşında ve en önemli numaralarından biri de varış ve yola çıkış. Bütün oyun süresince seyircinin bu varış ve yola çıkışları birbirine karıştırdığı uzun bir pandomim. Genellikle trende de numaramı (altı yüzden fazla) yine şöyle bir tekrarladığımdan, sonrasında fantezimin beni mağlup ettiği de olmuştur: Hızla bir otele girer, hareket tarifesini arar, treni kaçırmamak için koşa koşa merdivenleri çıkar inerim. Aslında odama gitmeli, rolüme hazırlanmalıyımdır. Neyse ki beni birçok otelde tanırlar. Beş yıl içinde, değişme imkânı az olan bir düzen (Ritim deniyor ) oluştu. Beni iyi tanıyan menajerim, mümkün olduğu kadar az yıpranmama dikkat eder. Sanatçı gözüyle baktıklarından, bana tam bir hürmet gösterirler. Otelde odama girince, rahatlık sarar her yanımı. Zarif bir vazoya yerleştirilmiş çiçekleri koklar (koklamadan bahsedilmiyor ), paltomu sırtımdan çıkarıp atar, ayakkabılarımı –ayakkabılardan nefret ediyorum– odanın bir köşesine fırlatır ve cici bir oda hizmetçisinin getirdiği kahve ile kanyağımı içerim. Sonra da insanı rahatlatan güzel kokulu, pahalı bir sabunla banyo yaparım. Banyoda gazete okur, ( kelimenin tam anlamıyla ciddiyetten uzak şeklindeki ifade atlanmış. Ayrıca gazetelerin sayılarını da  3-6 arası olarak veriyor  )yüksek sesle ilahiler söylerim. 

Es war schon dunkel, als ich in Bonn ankam, ich zwang mich, meine Ankunft nicht mit der Automatik ablaufen zu lassen, die sich in fünfjährigem Unterwegssein herausgebildet hat: Bahnsteigtreppe runter, Bahnsteigtreppe rauf, Reisetasche abstellen, Fahrkarte aus der Manteltasche nehmen, Reisetasche aufnehmen, Fahrkarte abgeben, zum Zeitungsstand, Abendzeitungen kaufen, nach draußen gehen und ein Taxi heranwinken. Fünf Jahre lang bin ich fast jeden Tag irgendwo abgefahren und irgendwo angekommen, ich ging morgens Bahnhofstreppen rauf und runter und nachmittags Bahnhofstreppen runter und rauf, winkte Taxis heran, suchte in meinen Rocktaschen nach Geld, den Fahrer zu bezahlen, kaufte Abendzeitungen an Kiosken und genoß in einer Ecke meines Bewußtseins die exakt einstudierte Lässigkeit dieser Automatik. Seitdem Marie mich verlassen hat, um Züpfner, diesen Katholiken, zu heiraten, ist der Ablauf noch mechanischer geworden, ohne an Lässigkeit zu verlieren. Für die Entfernung vom Bahnhof zum Hotel, vom Hotel zum Bahnhof gibt es ein Maß: den Taxameter. Zwei Mark, drei Mark, vier Mark fünfzig vom Bahnhof entfernt. Seitdem Marie weg ist, bin ich manchmal aus dem Rhythmus geraten, habe Hotel und Bahnhof miteinander verwechselt, nervös an der Portierloge nach meiner Fahrkarte gesucht oder den Beamten an der Sperre nach meiner Zimmernummer gefragt, irgendetwas, das Schicksal heißen mag, ließ mir wohl meinen Beruf und meine Situation in Erinnerung bringen. Ich bin ein Clown, offizielle Berufsbezeichnung: Komiker, keiner Kirche steuerpflichtig, siebenundzwanzig Jahre alt, und eine meiner Nummern heißt: Ankunft und Abfahrt, eine (fast zu) lange Pantomime, bei der der Zuschauer bis zuletzt Ankunft und Abfahrt verwechselt; da ich diese Nummer meistens im Zug noch einmal durchgehe (sie besteht aus mehr als sechshundert Abläufen, deren Choreographie ich natürlich im Kopf haben muß), liegt es nahe, daß ich hin und wieder meiner eigenen Phantasie erliege: in ein Hotel stürze, nach der Abfahrtstafel ausschaue, diese auch entdecke, eine Treppe hinauf- oder hinunterrenne, um meinen Zug nicht zu versäumen, während ich doch nurauf mein Zimmer zu gehen und mich auf die Vorstellung vorzubereiten brauche. Zum Glück kennt man mich in den meisten Hotels; innerhalb von fünf Jahren ergibt sich ein Rhythmus mit weniger Variationsmöglichkeiten, als man gemeinhin annehmen mag — und außerdem sorgt mein Agent, der meine Eigenheiten kennt, für eine gewisse Reibungslosigkeit. Was er »die Sensibilität der Künstlerseele« nennt, wird voll respektiert, und eine »Aura des Wohlbefindens« umgibt mich, sobald ich auf meinem Zimmer bin: Blumen in einer hübschen Vase, kaum habe ich den Mantel abgeworfen, die Schuhe (ich hasse Schuhe) in die Ecke geknallt, bringt mir ein hübsches Zimmermädchen Kaffee und Kognak, läßt mir ein Bad einlaufen, das mit grünen Ingredienzien wohlriechend und beruhigend gemacht wird.

4 Ocak 2018 Perşembe

Yolcu Diana Gabaldon. (Epsilon Yayınevi) Eleştirisi

Kitabın Adı : Yolcu  Yazar : Diana Gabaldon 
Yayınevi : Epsilon     Çeviren: Yasemin Büte

Tarz olarak bu tip kitapları pek okumuyorum ama yine de bir çeviri eleştirisi yapmadan edemedim. Şimdi aşağıdaki kısacık metinde ne kadar eleştiriye açık nokta bulunduğunu görmenizi istiyorum:

Çeviri Metin: 
O öldü. Fakat burnu acıyordu ve bu şartlar altında, bunun tuhaf olduğunu düşünüyordu. Yaratıcısı’nın anlayışına ve merhametine hatırı sayılır derecede güvenirken, bütün insanların cehennemden korkmasını sağlayan doğal suçluluk dürtüsünü içinde barındırıyordu. Cehennem seslerini duyduğu hissiyle, cehennemin şanssız sakinlerinin işkencesinin sadece burun acısıyla kalacağı ihtimalinin olmadığına emindi.
Diğer taraftan, birkaç şeyi hesaba katarsa burası cennet de olamazdı. Birincisi, orayı hak etmiyordu. İkincisi, burası cennete benzemiyordu. Ve üçüncüsü, lanetlenmiş olanlardan çok kutsanmışların ödülünün kırık bir burun olacağından şüpheliydi.
Araf’ın her zaman gri renkte sıkıntılı bir yer olduğunu düşünürken, etrafındaki her şeyi saklayan belirsiz kırmızımsı ışık artık buna daha uygun görünüyordu.

Yolcu : Diana Gabaldon
Asıl Metin: 
He was dead. However, his nose throbbed painfully, which he thought odd in the circumstances. While he placed considerable trust in the understanding and mercy of his Creator, he harbored that residue of elemental guilt that made all men fear the chance of hell. Still, all he had ever heard of hell made him think it unlikely that the torments reserved for its luckless inhabitants could be restricted to a sore nose.
On the other hand, this couldn’t be heaven, on several counts. For one, he didn’t deserve it. For another, it didn’t look it. And for a third, he doubted that the rewards of the blessed included a broken nose, any more than those of the damned.
While he had always thought of Purgatory as a gray sort of place, the faint reddish light that hid everything around him seemed suitable.

 Eleştiri: 
  • Giriş cümlesi herşeydir gibilerinden klişe bir giriş yapmak istemiyorum ama , "o öldü" diye başladıktan sonra "fakat burnu acıyordu " diye devam etmek insanda bismillah der demez bir  duvara toslamak hissiyatı gelişmesine sebep oluyor.  O öldü yerine ölmüştü, ya da artık bir ölüydü tarzında bir giriş çok daha yumuşak bir giriş yapılmasını sağlayabilirdi. 
  • Yazar throb  kelimesini kullanmış olmasına rağmen, çevirmen burada bir zonklama veya buna benzer bir ifadeyi uygun görmemiş. Bence iyi etmemiş. Ağrımak ile zonklamak aynı şeyler değildir aslına bakılırsa öyle değil mi?
  • "Cehennem seslerini duyduğu hissiyle" çevirisine hiç katılmıyorum. Burada "Cehennem hakkında tüm duydukları" şeklinde bir çeviri doğru olurdu ama ne yazık ki tamamen farklı bir yaklaşım meydana gelmiş. Hem anlamsal hem de estetik olarak hiç düzgün bir karşılık bulunamamış.
  • "Bir kaç şeyi hesaba katarsak" ifadesi de son derece yetersiz görünüyor. "Pek çok bakımdan, yönden bakıldığında " ve benzeri bir kullanım şık olabilirdi. 
  • "Ve üçüncüsü, lanetlenmiş olanlardan çok kutsanmışların ödülünün kırık bir burun olacağından şüpheliydi." bu cümlede anlatılmak istenen ile anlatılan arasında net bir ayrım oluşmamış.Yazar orjinal metinde kırık bir burunun cennet ehlinden daha ziyade cehennem ehline layık  olabilecek bir ödül olduğundan bahsederken çevirmenimiz "daha çok " ile " şüpheliydi " kelimelerini yan yana kullanarak hem biçimsel olarak arızalı bir terichte bulunmuş hem de anlamı kırık bir burunun cennet ehline layık bir ödülmüş gibi sunmuş okuyanlara. Halbuki anlatılmak istenen, kırık bir burnun cennet ehlinden ziyade cehennem ehline layık olduğudur demiştik.Cehennem ile ilgili olarak son cümlede "sıkıntılı " kelimesini neye dayanarak oraya sokuşturmuş çevirmen anlayamadım.  Gri zaten yazmışken bir de sıkıntılı demenin mantığını çözemedim.Kırmızımsı yerine "kızılımsı " çok daha estetik olmaz mıydı?  While burada eş zamanlılık anlamında kıllanılmamış , karşıtlık belirtiyor. "Her ne kadar cehennemi gri türden  bir yer olarak hayal etmiş olsa da" demeliydi.   "Buna daha uygun görünüyordu " yerine "buna"  ve "daha" kelimelerini  atarak yani asıl metne sadık kalarak "  ....kızılımsı ışığın yerinde olduğunu düşündü " diyebilirdi.