26 Haziran 2019 Çarşamba

Albert Camus; Veba (La Peste )- Can Yayınları

Merhabalar. Bugün yarım saat bir zaman ayırarak uzun süredir ihmal ettiğim incelemelerime devam etmeye karar vermiş bulunuyorum. 

Kitabın Orjinal Adı: La Peste

Yazar: Albert Camus

Tercüman: Nedret Tanyolaç Öztokat

Yayınevi: Can Yayınları


Veba Albert Camus'un En Ünlü Romanlarındandır. 


Başlayalım!

Tercüme Metin: 

Bu güncenin konusunu oluşturan ilginç olaylar 194...’ te  Oran’da meydana geldi. Genel düşünceye göre biraz sıra dışı olduğundan bu olayların geçebileceği yer burası değildi. İlk bakışta Oran gerçekten de sıradan bir kent, Cezayir’in bir Fransız ilinden başka bir şey değildi. Kentin kendisi de, itiraf etmek gerekir, çirkindir. Dingin görünümlü bu kenti başka onca ticaret kentinden farklı kılan şeyin ne olduğunu ayırt etmek için biraz zaman gerekir. Örneğin, ne bir kanat çırpışın ne de bir yaprak hışırtısının duyulduğu, güvercini olmayan, ağaçsız ve bahçesiz bir kent, tam anlamıyla yansız bir yer nasıl düşünülür? Mevsimlerin değişimi ancak göğe bakılarak anlaşılır. İlkbahar yalnızca havanın niteliğinin değişmesinden ya da sokak satıcılarının banliyölerden getirdikleri çiçek sepetleriyle kendini duyurur; çarşı pazarda satılan bir ilkbahardır bu. Yazın, güneş fazla kuru evleri kavurur ve duvarları gri bir külle örter; o zaman artık kapalı kepenklerin gölgesinden başka yerde yaşanmaz. Sonbaharda, tersine çamur tufanı olur. Güzel günler yalnızca kışın yaşanır. Bir kenti tanımanın en bildik yollarından biri de insanların orada nasıl çalıştığına, orada birbirlerini sevdiğine ve nasıl öldüğüne bakmaktır. Bizim küçük kentimizde, iklimden belki de, bunların tümü bir arada yapılır, aynı tutkulu ve belirsiz havayla. Yani burada insanın canı sıkılır ve alışkanlıklar edinmeye özen gösterir. Burada yaşayanlar çok çalışırlar, ancak hep zengin olmak amacıyla değil. Özellikle ticarete ilgi duyarlar ve onların deyişiyle, önce iş yapmakla ilgilenirler. Doğal olarak basit keyiflerden de zevk alırlar; kadınlardan, sinemadan ve deniz banyolarından hoşlanırlar. Ancak, çok mantıklı olarak, bu zevkleri cumartesi akşamları ve pazar günlerine saklarlar; çünkü haftanın tüm öteki günlerinde çok para kazanmaya çalışırlar. Akşam, bürolarından çıktıklarında belli bir saatte kafelerde buluşurlar, aynı bulvarda gezinti yaparlar ya da kendi balkonlarına çıkarlar. Daha genç olanların zevkleri şiddetli ve kısadır; oysa daha yaşlıların kötü huyları işkolik toplantıları, eş dost davetleri ve kâğıt oynanan çevrelerle sınırlıdır.


Orjinal Metin: 

Les curieux événements qui font le sujet de cette chronique se sont produits en 194., à Oran. De l’avis général, ils n’y étaient pas à leur place, sortant un peu de l’ordinaire. À première vue, Oran est, en effet, une ville ordinaire et rien de plus qu’une préfecture française de la côte algérienne. La cité elle-même, on doit l’avouer, est laide. D’aspect tranquille, il faut quelque temps pour apercevoir ce qui la rend différente de tant d’autres villes commerçantes, sous toutes les latitudes. Comment faire imaginer, par exemple, une ville sans pigeons, sans arbres et sans jardins, où l’on ne rencontre ni battements d’ailes ni froissements de feuilles, un lieu neutre pour tout dire ? Le changement des saisons ne s’y lit que dans le ciel. Le printemps s’annonce seulement par la qualité de l’air ou par les corbeilles de fleurs que des petits vendeurs ramènent des banlieues ; c’est un printemps qu’on vend sur les marchés. Pendant l’été, le soleil incendie les maisons trop sèches et couvre les murs d’une cendre grise ; on ne peut plus vivre alors que dans l’ombre des volets clos. En automne, c’est, au contraire, un déluge de boue. Les beaux jours viennent seulement en hiver. Une manière commode de faire la connaissance d’une ville est de chercher comment on y travaille, comment on y aime et comment on y meurt. Dans notre petite ville, est-ce l’effet du climat, tout cela se fait ensemble, du même air frénétique et absent. C’est-à-dire qu’on s’y ennuie et qu’on s’y applique à prendre des habitudes. Nos concitoyens travaillent beaucoup, mais toujours pour s’enrichir. Ils s’intéressent surtout au commerce et ils s’occupent d’abord, selon leur expression, de faire des affaires. Naturellement ils ont du goût aussi pour les joies simples, ils aiment les femmes, le cinéma et les bains de mer. Mais, très raisonnablement, ils réservent ces plaisirs pour le samedi soir et le dimanche, essayant, les autres jours de la semaine, de gagner beaucoup d’argent. Le soir, lorsqu’ils quittent leurs bureaux, ils se réunissent à heure fixe dans les cafés, ils se promènent sur le même boulevard ou bien ils se mettent à leurs balcons. Les désirs des plus jeunes sont violents et brefs, tandis que les vices des plus âgés ne dépassent pas les associations de boulomanes, les banquets des amicales et les cercles où l’on joue gros jeu sur le hasard des cartes.

İnceleme:

1-  "Genel düşünceye göre biraz sıra dışı olduğundan bu olayların geçebileceği yer burası değildi."
cümlesini çok net ifade etmek isterim ki hiç beğenmedim. Cümle insanı kitabın girişinde kitaptan tamamıyla  soğutma potansiyeline sahip açıkçası.  Şimdi nedenlerini açıklamaya gerek görmeden 
daha iyisini vermeye gayret edeceğim.
Teklif edilen cümle: 
Hakim görüş, biraz olağandışı oluşları nedeniyle bu olayların buraya uygun  olmadıkları  yönündeydi. 

2- "İlk bakışta Oran gerçekten de sıradan bir kent, Cezayir’in bir Fransız ilinden başka bir şey değildi."
Bu cümle asıl metne sadık kalmaya çalışmışsa da, asıl metindeki "rien de plus qu’une préfecture française de la côte algérienne"  ifadesi yani türkçesiyle "Cezayir sahil şeridinde bulunan Fransız  vilayet merkezlerinden biri " kısmı eksik kalmış.

3- "Dingin görünümlü bu kenti başka onca ticaret kentinden farklı kılan şeyin ne olduğunu ayırt etmek için biraz zaman gerekir".
Bu cümlede de aynı şekilde asıl metindeki "sous toutes les latitudes" ibaresi "başka onca" ile karşılanmış. Bu ifade estetik olarak çok zayıf olmakla beraber bana kalırsa burada "dünya üzerindeki tüm diğer " denilerek  coğrafi anlamda bölgesellik ihtimalini safdışı bırakmak gerekirdi. 

4- Comment faire imaginer, par exemple, une ville sans pigeons, sans arbres et sans jardins, où l’on ne rencontre ni battements d’ailes ni froissements de feuilles, un lieu neutre pour tout dire ?  cümlesi için  "Örneğin, ne bir kanat çırpışın ne de bir yaprak hışırtısının duyulduğu, güvercini olmayan, ağaçsız ve bahçesiz bir kent, tam anlamıyla yansız bir yer nasıl düşünülür?" şeklinde bir tercüme verilmiş. Burada özellikle son kısım kulağa hiç hoş gelmiyor, gelemiyor.   Ben bu cümleyi daha iyi bir şekilde tercüme etmek gerekir diye düşündüm ilk okuyuşumda;
Teklif edilen cümle:
Nasıl olur da kanatların  çırpınışına  ve yaprakların  hışırdayışına şahit olunmayan, güvercinsiz, ağaç ve bahçesiz bir şehri, kısaca söylemek gerekirse böylesine " tarafsız"  bir yeri hayal etmemiz mümkün olabilir? 
Dikkat ederseniz iki cümle arasında ciddi şekilde farklar var. Biraz dikkat ederseniz farkı görmeniz mümkün.

Şimdi, her cümlede az ya da çok miktarda eksiklikler tespit ettik. Şu anda anlıyorum ki bu inceleme oldukça uzun sürecek.  Eğer özel olarak istenirse, talep olursa incelememize daha sonra devam edebiliriz. Şimdilik burada kalalım.  Saygılar selamlar.









26 Haziran 2018 Salı

Heinrich Böll-Palyaço (Can Yayınları)

Palyaço -Heinrich Böll 
Tercüman: Ahmet Arpad
Yayınevi : Can Yayınları

Her zaman yaptığım gibi kısa bir pasaj çevirisini incelemekle yetineceğim. Çeviriyi genel olarak özensiz buldum. Ciddi şekilde bölme ve eksiltme kullanılarak çevrilmiş. Umarım akıcılık yönüyle tatmin edicidir.

Bonn’a vardığımda hava kararmıştı. Bir yere varışımdan sonra yaptığım hareketler beş yıldır hep aynıydı, (zwang mich ifadesi eksik ) otomatikleşmiştim artık. Peron merdivenlerini inip çıkmak, bavulu yere koymak, palto cebinden bilet çıkarmak  bavulu yerden almak, bileti vermek, akşam gazeteleri için bayiye uğramak, istasyondan dışarı çıkıp bir taksiye el etmek.  Hemen hemen beş yıldır her sabah bir yere doğru yola çıktım veya bir yere vardım. Sabahları peron merdivenlerini çıkıp indim, öğleden sonraları inip çıktım, taksilere el ettim, elbisemin cebinde para aradım (("taksiciye vermek için" diyor asıl metinde ),), bayiden akşam gazetelerini aldım ve bilinçaltımın bir köşesinde bu otomatikleşmenin içime işlemiş olan kaygısızlığını duydum. Marie, o Katolik Züpfner’le evlenmek için beni terk ettiğinden beri bu hareketlerin akışı (hareketler yerine mekanikleşmenin diyor asıl metinde, ayrıca ohne an Lässigkeit zu verlieren ifadesi atlanmış )  daha da üzüntü verici oldu. İstasyondan otele, otelden istasyona olan uzaklığın bir ölçüsü vardı: taksimetre. İki mark, üç mark, dört mark elli fenikti, istasyona olan uzaklık. Marie gittikten sonra yaptığım hareketlere şaşmaya başladım (böyle bir ifade yok, asıl metinde ritimden uzaklaşmaya başladım diyor ).  (Burada "Öyle ki " diyerek başlaması gerekirdi) Otel ile istasyonu birbirine karıştırdım, danışmanın önünde sinirli sinirli bilet aradım veya istasyon çıkışındaki memura oda numaramı sordum. Kader denilen şey, mesleğimi ve durumumu anımsatıyor bana. Bir palyaçoyum ben. Resmî meslek adı: komedyen. Hiç bir kiliseye vergi borcu yok, yirmi yedi yaşında ve en önemli numaralarından biri de varış ve yola çıkış. Bütün oyun süresince seyircinin bu varış ve yola çıkışları birbirine karıştırdığı uzun bir pandomim. Genellikle trende de numaramı (altı yüzden fazla) yine şöyle bir tekrarladığımdan, sonrasında fantezimin beni mağlup ettiği de olmuştur: Hızla bir otele girer, hareket tarifesini arar, treni kaçırmamak için koşa koşa merdivenleri çıkar inerim. Aslında odama gitmeli, rolüme hazırlanmalıyımdır. Neyse ki beni birçok otelde tanırlar. Beş yıl içinde, değişme imkânı az olan bir düzen (Ritim deniyor ) oluştu. Beni iyi tanıyan menajerim, mümkün olduğu kadar az yıpranmama dikkat eder. Sanatçı gözüyle baktıklarından, bana tam bir hürmet gösterirler. Otelde odama girince, rahatlık sarar her yanımı. Zarif bir vazoya yerleştirilmiş çiçekleri koklar (koklamadan bahsedilmiyor ), paltomu sırtımdan çıkarıp atar, ayakkabılarımı –ayakkabılardan nefret ediyorum– odanın bir köşesine fırlatır ve cici bir oda hizmetçisinin getirdiği kahve ile kanyağımı içerim. Sonra da insanı rahatlatan güzel kokulu, pahalı bir sabunla banyo yaparım. Banyoda gazete okur, ( kelimenin tam anlamıyla ciddiyetten uzak şeklindeki ifade atlanmış. Ayrıca gazetelerin sayılarını da  3-6 arası olarak veriyor  )yüksek sesle ilahiler söylerim. 

Es war schon dunkel, als ich in Bonn ankam, ich zwang mich, meine Ankunft nicht mit der Automatik ablaufen zu lassen, die sich in fünfjährigem Unterwegssein herausgebildet hat: Bahnsteigtreppe runter, Bahnsteigtreppe rauf, Reisetasche abstellen, Fahrkarte aus der Manteltasche nehmen, Reisetasche aufnehmen, Fahrkarte abgeben, zum Zeitungsstand, Abendzeitungen kaufen, nach draußen gehen und ein Taxi heranwinken. Fünf Jahre lang bin ich fast jeden Tag irgendwo abgefahren und irgendwo angekommen, ich ging morgens Bahnhofstreppen rauf und runter und nachmittags Bahnhofstreppen runter und rauf, winkte Taxis heran, suchte in meinen Rocktaschen nach Geld, den Fahrer zu bezahlen, kaufte Abendzeitungen an Kiosken und genoß in einer Ecke meines Bewußtseins die exakt einstudierte Lässigkeit dieser Automatik. Seitdem Marie mich verlassen hat, um Züpfner, diesen Katholiken, zu heiraten, ist der Ablauf noch mechanischer geworden, ohne an Lässigkeit zu verlieren. Für die Entfernung vom Bahnhof zum Hotel, vom Hotel zum Bahnhof gibt es ein Maß: den Taxameter. Zwei Mark, drei Mark, vier Mark fünfzig vom Bahnhof entfernt. Seitdem Marie weg ist, bin ich manchmal aus dem Rhythmus geraten, habe Hotel und Bahnhof miteinander verwechselt, nervös an der Portierloge nach meiner Fahrkarte gesucht oder den Beamten an der Sperre nach meiner Zimmernummer gefragt, irgendetwas, das Schicksal heißen mag, ließ mir wohl meinen Beruf und meine Situation in Erinnerung bringen. Ich bin ein Clown, offizielle Berufsbezeichnung: Komiker, keiner Kirche steuerpflichtig, siebenundzwanzig Jahre alt, und eine meiner Nummern heißt: Ankunft und Abfahrt, eine (fast zu) lange Pantomime, bei der der Zuschauer bis zuletzt Ankunft und Abfahrt verwechselt; da ich diese Nummer meistens im Zug noch einmal durchgehe (sie besteht aus mehr als sechshundert Abläufen, deren Choreographie ich natürlich im Kopf haben muß), liegt es nahe, daß ich hin und wieder meiner eigenen Phantasie erliege: in ein Hotel stürze, nach der Abfahrtstafel ausschaue, diese auch entdecke, eine Treppe hinauf- oder hinunterrenne, um meinen Zug nicht zu versäumen, während ich doch nurauf mein Zimmer zu gehen und mich auf die Vorstellung vorzubereiten brauche. Zum Glück kennt man mich in den meisten Hotels; innerhalb von fünf Jahren ergibt sich ein Rhythmus mit weniger Variationsmöglichkeiten, als man gemeinhin annehmen mag — und außerdem sorgt mein Agent, der meine Eigenheiten kennt, für eine gewisse Reibungslosigkeit. Was er »die Sensibilität der Künstlerseele« nennt, wird voll respektiert, und eine »Aura des Wohlbefindens« umgibt mich, sobald ich auf meinem Zimmer bin: Blumen in einer hübschen Vase, kaum habe ich den Mantel abgeworfen, die Schuhe (ich hasse Schuhe) in die Ecke geknallt, bringt mir ein hübsches Zimmermädchen Kaffee und Kognak, läßt mir ein Bad einlaufen, das mit grünen Ingredienzien wohlriechend und beruhigend gemacht wird.

4 Ocak 2018 Perşembe

Yolcu Diana Gabaldon. (Epsilon Yayınevi) Eleştirisi

Kitabın Adı : Yolcu  Yazar : Diana Gabaldon 
Yayınevi : Epsilon     Çeviren: Yasemin Büte

Tarz olarak bu tip kitapları pek okumuyorum ama yine de bir çeviri eleştirisi yapmadan edemedim. Şimdi aşağıdaki kısacık metinde ne kadar eleştiriye açık nokta bulunduğunu görmenizi istiyorum:

Çeviri Metin: 
O öldü. Fakat burnu acıyordu ve bu şartlar altında, bunun tuhaf olduğunu düşünüyordu. Yaratıcısı’nın anlayışına ve merhametine hatırı sayılır derecede güvenirken, bütün insanların cehennemden korkmasını sağlayan doğal suçluluk dürtüsünü içinde barındırıyordu. Cehennem seslerini duyduğu hissiyle, cehennemin şanssız sakinlerinin işkencesinin sadece burun acısıyla kalacağı ihtimalinin olmadığına emindi.
Diğer taraftan, birkaç şeyi hesaba katarsa burası cennet de olamazdı. Birincisi, orayı hak etmiyordu. İkincisi, burası cennete benzemiyordu. Ve üçüncüsü, lanetlenmiş olanlardan çok kutsanmışların ödülünün kırık bir burun olacağından şüpheliydi.
Araf’ın her zaman gri renkte sıkıntılı bir yer olduğunu düşünürken, etrafındaki her şeyi saklayan belirsiz kırmızımsı ışık artık buna daha uygun görünüyordu.

Yolcu : Diana Gabaldon
Asıl Metin: 
He was dead. However, his nose throbbed painfully, which he thought odd in the circumstances. While he placed considerable trust in the understanding and mercy of his Creator, he harbored that residue of elemental guilt that made all men fear the chance of hell. Still, all he had ever heard of hell made him think it unlikely that the torments reserved for its luckless inhabitants could be restricted to a sore nose.
On the other hand, this couldn’t be heaven, on several counts. For one, he didn’t deserve it. For another, it didn’t look it. And for a third, he doubted that the rewards of the blessed included a broken nose, any more than those of the damned.
While he had always thought of Purgatory as a gray sort of place, the faint reddish light that hid everything around him seemed suitable.

 Eleştiri: 
  • Giriş cümlesi herşeydir gibilerinden klişe bir giriş yapmak istemiyorum ama , "o öldü" diye başladıktan sonra "fakat burnu acıyordu " diye devam etmek insanda bismillah der demez bir  duvara toslamak hissiyatı gelişmesine sebep oluyor.  O öldü yerine ölmüştü, ya da artık bir ölüydü tarzında bir giriş çok daha yumuşak bir giriş yapılmasını sağlayabilirdi. 
  • Yazar throb  kelimesini kullanmış olmasına rağmen, çevirmen burada bir zonklama veya buna benzer bir ifadeyi uygun görmemiş. Bence iyi etmemiş. Ağrımak ile zonklamak aynı şeyler değildir aslına bakılırsa öyle değil mi?
  • "Cehennem seslerini duyduğu hissiyle" çevirisine hiç katılmıyorum. Burada "Cehennem hakkında tüm duydukları" şeklinde bir çeviri doğru olurdu ama ne yazık ki tamamen farklı bir yaklaşım meydana gelmiş. Hem anlamsal hem de estetik olarak hiç düzgün bir karşılık bulunamamış.
  • "Bir kaç şeyi hesaba katarsak" ifadesi de son derece yetersiz görünüyor. "Pek çok bakımdan, yönden bakıldığında " ve benzeri bir kullanım şık olabilirdi. 
  • "Ve üçüncüsü, lanetlenmiş olanlardan çok kutsanmışların ödülünün kırık bir burun olacağından şüpheliydi." bu cümlede anlatılmak istenen ile anlatılan arasında net bir ayrım oluşmamış.Yazar orjinal metinde kırık bir burunun cennet ehlinden daha ziyade cehennem ehline layık  olabilecek bir ödül olduğundan bahsederken çevirmenimiz "daha çok " ile " şüpheliydi " kelimelerini yan yana kullanarak hem biçimsel olarak arızalı bir terichte bulunmuş hem de anlamı kırık bir burunun cennet ehline layık bir ödülmüş gibi sunmuş okuyanlara. Halbuki anlatılmak istenen, kırık bir burnun cennet ehlinden ziyade cehennem ehline layık olduğudur demiştik.Cehennem ile ilgili olarak son cümlede "sıkıntılı " kelimesini neye dayanarak oraya sokuşturmuş çevirmen anlayamadım.  Gri zaten yazmışken bir de sıkıntılı demenin mantığını çözemedim.Kırmızımsı yerine "kızılımsı " çok daha estetik olmaz mıydı?  While burada eş zamanlılık anlamında kıllanılmamış , karşıtlık belirtiyor. "Her ne kadar cehennemi gri türden  bir yer olarak hayal etmiş olsa da" demeliydi.   "Buna daha uygun görünüyordu " yerine "buna"  ve "daha" kelimelerini  atarak yani asıl metne sadık kalarak "  ....kızılımsı ışığın yerinde olduğunu düşündü " diyebilirdi. 



30 Kasım 2016 Çarşamba

Kum Kitabı (İletişim Yayınları ) Çevirisi Hakkında

Kum Kitabı (İletişim Yayınları )    Yazar: Jorge  Luis  Borges

Çeviren: Yıldız Ersoy Canbolat

Kum Kitabı 

Ünlü bir yazarın eserini çevirmek kolay olmasa gerek. Bu kitaptan bir kaç sayfa okuyarak tespit ettiğim hataları vermeden önce çevirinin  fena olmadığını  belirtmeliyim. Bence verilen paraya kısmen  değer.  Hatalara gelince:


1- " Bir de çatıdan sarkan gümüş bir leğen."


Asıl Metin: También hay una palangana de plata, que pendía del arzón.

  
Düzeltme:
Burada arzon kelimesi çatı değil eyer anlamına gelir. Yani eyerden sarkan bir gümüş leğendir anlatılmak istenen. 

2- " Her bölüm arasında küçük puntolu harflerle notlar düşülmüş, baskı resimlerle süslenmiş Lane’in Binbir Gece Masallarının üç cildi, "


Asıl Metin: "Los tres volúmenes de Las mil y una noches de Lane con grabados en acero y notas en cuerpo menor entre capítulo y capítulo,"  


Düzeltme:   " Her bölüm arasında" ifadesi  çok estetik olmamış. En acero ifadesi atlanmış.  Süslemek eyleminin nesnesi kitap olduğu halde kulağı tırmalayan bir "süslemiş Lane" ifadesi de pek hoş durmamış çeviride:

Çevirim:  Bölümleri arasına düşülmüş  küçük harfli notları ve çelik gravürleriyle, Lane'in üç ciltlik" Binbir Gece Masalları" 


3-"Boşuna nefes tüketmeyin."

Asıl Metin: "Su catálogo prolijo es del todo vano." 

Düzeltme:  Evet anlamsal olarak büyük bir fark yaratmış değil ama yine de çevirinin olabildiğince asıl metine sadık kalması esastır. 

Çevirim:  Uzun soluklu kataloğunuz tümüyle boşuna..



4- İngiltere ve Amerika, Hitler adında bir Alman diktatöre karşı savaştılar, döngüsel Waterloo savaşı. 

Asıl Metin: Inglaterra y América libraron contra un dictador alemán, que se llamaba Hitler, la cíclica batalla de Waterloo.

Düzeltme : Döngüsel Waterloo savaşının cümlenin sonunda olması yazarın kullanımıyla örtüşmüyor. Burada asıl metinde eylem nesnesini almadan devam etmiş yazar, verilen savaşın ne olduğunu cümlenin sonunda öğreniyoruz ama çevirmen librar fiilini geçişsiz bir fiil gibi kullanmaya çalışmış. Bu fiil  sadece geçişli olarak kullanıldığında  (savaş) "vermek" anlamı verir. Eğer geçişsiz kullanılacak olursa  serbest kalmak anlamına gelir ki o zaman da anlam kaybolur. Çevirmen anlamı bulmuş ama yanlış bir kullanım gerçekleştirmiş. Kullanımı daha iyi anlamak için aşağıdaki link yardımcı olabilir. 
https://www.desdeabajo.info/ediciones/item/26893-es-necesario-librar-una-batalla-contra-el-miedo.html

Çevirim:  İngiltere ve Amerika, Hitler adında  bir Alman diktatöre karşı  döngüsel Waterloo savaşını verdiler. 

16 Kasım 2016 Çarşamba

Bilinmeyen Şaheser (İletişim Yayınları )

Çevirmen Renan Akman:
Yayınevi : İletişim Yayınları

Çevirinin ilk sayfasına kısaca göz attım. Genel olarak gayet düzgün bir çeviri. Kelime seçimlerinde ve kullanımlarında çok ufak da olsa pürüzler var. Örnek olarak aşağıdaki cümleyi şöyle çevirmiş Çevirmen:


(Il existe dans tous les sentiments humains une fleur primitive, engendrée par un noble enthousiasme qui va toujours faiblissant jusqu’à ce que le bonheur ne soit plus qu’un souvenir et la gloire un mensonge. )

Çevirisi: 
Bütün insan duygularında, bir mutluluk anı, şan şöhret yalan olup çıkana kadar azalarak devam eden soylu bir coşkunun doğurduğu narin bir çiçek vardır.

Şimdi cümleyi eleştirelim. Tabii ki yapıcı şekilde olmasına özen göstererek: 

1- Öncelikle bütün ile tüm arasında bir tercih yapmak gerektiğini kabul ediyorum. Şahsım bu cümlede "tüm" kelimesinin kullanımını daha doğru buluyorum. 

2- "mutluluk anı"ifadesindeki "an" kelimesi fazlalık. 

3- Asıl metindeki "hatıra/yadigar" anlamına gelen "souvenir" kelimesi düşmüş. Neden olduğu hakkında fikrim yok. Daha çok unutulmuşa benziyor. 

4- "Yalan olup çıkmak " zorunluluk arzetmedikçe edebiyatta tercih edilmemeli şeklinde düşünüyorum. Halk ağzında yaygın olan bu tip ifadelere ancak zor durumda kalındığında itibar edilmelidir. 

5- "Doğurmak " fiiline hiç bir sözüm yok. Ben kendi çevirimde farklı bir deyim kullandım. Bence hiç fena olmamış burada doğurmak. 

6- Primitive kelimesi iptidai/ilkel manasındadır. Çok eski dönemlere ait olan, az gelişmiş manalarında olabilir. Narin kelimesi uygun olmamış kanaatimce. 

7- Coşkunun azalması yerine coşkunun zayıflaması veya güçten düşmesi daha doğru bir ifade olacaktır. Faiblir kelimesi en başta zayıflamak anlamında kullanılır.

8- Mutluluk anı insan duygularında değil (çevirisinde virgül kullanılmış)  devam eden cümlede belli bir ana işaret etmede geçen bir kelime. Anlatılmak istenenden tamamen sapılmış. 

Ben tüm bu eleştirelerin sonucunda kendi çevirimi oluşturarak sizlere sunuyorum:

Benim Çevirim: 

İnsani duyguların tümünde,  mutluluğun bir hatıraya ve ihtişamın bir yalana dönüştüğü ana dek giderek güçten düşen soylu bir coşku tarafından var edilen  ilkel bir çiçek vardır.

Eleştirileriniz bekliyorum.....

11 Eylül 2016 Pazar

Genç Werther'in Acıları Çevirisi

(Aşağıda Goethe'nin dünyaca ünlü eseri Genç Werther'in Acılarının bir çevirisini veriyorum. Bu çevirinin genel olarak kalitesini tatmin edici bir seviyede bulmadığım için  kendi çeviri denememden bir kesiti beğenilerinize sunuyorum. Hangi çeviri güzel hangisini okuyalım derseniz Can yayınları Nihat Ülner son derece başarılı olmuş derim. Çok tatmin edici hemen hemen kusursuz bir çeviri olmuş görebildiğim kadarı ile..)

İş Bankası Yayınları Hasan Ali Yücel Klasikleri 

Çeviri : Mahmure Kahraman
Ne mutluyum, gitmekten! Can dost, insan kalbi ne tuhaf! Öylesine sevdiğim senden hiç ayrılamazken, seni bırakıp da yüreği hoş olmak. Diğer bütün ilişkilerim, benimki gibi bir yüreği korkutmak için, yazgının cilveleri değil miydi? Zavallı Leonore! Yine de ben suçsuzdum. Kızkardeşi kendince çekimiyle gönlümü hoşça eğlendirirken,bu zavallı yürekte bir tutkunun kıvılcımlanması karşısında elimden ne gelirdi! Yine de - salt suçsuz muyum? Ben de onun duygularını beslemedim mi? Bizi hiç gülünçlüğe düşmeden öylesine çok güldüren doğanın o pek sahih anlatımlarıyla kendim gönenmedim mi, ben yapmadım mı - Hey, insan ne ki, kendinden yakınabiliyor!
İstiyorum, sevgili dost, sana söz veriyorum, daha iyi olmak istiyorum, yazgının bize sunduğu bir parça kötülüğü, hep yaptığım gibi, artık geviş getirip durmak istemiyorum; geçmişi
geçmişte bırakmak ve şimdinin tadını çıkarmak istiyorum. Elbette, haklısın, kuzum, - niçin böyle yaratıldıklarını Tanrı bilir - ama insanlar,düşlem güçlerini, umursamaz şimdilerine katlanmaktan çok, geçmiş kötülüklerin anılarını çağrıştırmak için böylesine zorlamasalardı,aralarındaki acılar daha ufak olurdu.
Anneme, işini en iyi biçimde yürüttüğümü ve buna ilişkin haberi ilk fırsatta ulaştıracağımı söylersen, iyi edersin. Teyzemle konuştum ve bizde sözü edilen o kötü karıyı bulmadım onda

 Çevirim:
Gittiğim için nasıl mutluyum. Can dostum, Şu insan kalbi ne acayip bir şey ! Öyle çok sevdiğim , et ve tırnak gibi bir bütün olduğum seni, bırakıp gitmek ve buna rağmen mutlu olmak! Beni bağışlayacağından şüphe etmiyorum. Diğer tüm ilişkilerim, benimki gibi bir kalbe işkence etmesi için kader tarafından özellikle seçilmiş değil miydi? Zavallı Leonore! Ama benim suçum değildi. Kız kardeşinin gözden kaçmayan çekiciliği hoş vakit geçirmemi sağlarken, onun kalbinde bir tutku baş gösterdiyse bu benim suçum mu? Peki, tamamen suçsuz muyum? Duygularını beslemedim mi? Çoğu zaman hiç gülünç olmadıkları halde güldüğümüz , konuşanın tabiatını dile getiren o sözleri işitmekten sevinç duymadım mı? Bunu yapmadım mı? Şu insan hangi cesaretle sürekli kendinden böyle şikayet edip durabiliyor! Sana söz veriyorum , sevgili dostum, daha iyi biri olacağım ve yazgımın önüme çıkardığı bir takım aksilikleri eskiden yaptığım gibi ciddiye alıp onlarla boğuşup durmayacağım; Anın tadını çıkaracağım ve maziyi mazide bırakacağım. Evet kesinlikle haklısın en iyi arkadaşım, İnsanlar, hayalgüçlerini zorlayarak geçmişin olumsuzluklarını hatırlayabilmek için bu kadar gayret gösterecekleri yerde (Neden böyle yaptıklarını yalnızca Allah bilir ! ) içinde yaşadıkları anı katlanılabilir kılmaya çalışsalar acılar onların arasında kendine bu kadar yer bulamazdı.
Anneme işlerini en iyi şekilde devam ettirdiğimi ve ona bu konuda hiç vakit kaybetmeden malumat vereceğimi haber verirsen bana iyilik etmiş olacaksın. Teyzemle görüştüm ve kendisinin bize anlatıldığı gibi şirret bir kadın olmadığını gördüm.

Orjinal Metin: 

Wie froh bin ich, daß ich weg bin! Bester Freund, was ist das Herz des Menschen! Dich zu verlassen, den ich so liebe, von dem ich unzertrennlich war, und froh zu sein! Ich weiß, du verzeihst mir's. Waren nicht meine übrigen Verbindungen recht ausgesucht vom Schicksal, um ein Herz wie das meine zu ängstigen? Die arme Leonore! Und doch war ich unschuldig. Konnt' ich dafür, daß, während die eigensinnigen Reize ihrer Schwester mir eine angenehme Unterhaltung verschafften, daß eine Leidenschaft in dem armen Herzen sich bildete? Und doch – bin ich ganz unschuldig? Hab' ich nicht ihre Empfindungen genährt? Hab' ich mich nicht an den ganz wahren Ausdrücken der Natur, die uns so oft zu lachen machten, so wenig lächerlich sie waren, selbst ergetzt? Hab' ich nicht – o was ist der Mensch, daß er über sich klagen darf! Ich will, lieber Freund, ich verspreche dir's, ich will mich bessern, will nicht mehr ein bißchen Übel, das uns das Schicksal vorlegt, wiederkäuen, wie ich's immer getan habe; ich will das Gegenwärtige genießen, und das Vergangene soll mir vergangen sein. Gewiß, du hast recht, Bester, der Schmerzen wären minder unter den Menschen, wenn sie nicht – Gott weiß, warum sie so gemacht sind! – mit so viel Emsigkeit der Einbildungskraft sich beschäftigten, die Erinnerungen des vergangenen Übels zurückzurufen, eher als eine gleichgültige Gegenwart zu ertragen.

Du bist so gut, meiner Mutter zu sagen, daß ich ihr Geschäft bestens betreiben und ihr ehstens Nachricht davon geben werde. Ich habe meine Tante gesprochen und bei weitem das böse Weib nicht gefunden, das man bei uns aus ihr macht. Sie ist eine muntere, heftige Frau von dem besten Herzen. Ich erklärte ihr meiner Mutter Beschwerden über den zurückgehaltenen Erbschaftsanteil; sie sagte mir ihre Gründe, Ursachen und die Bedingungen, unter welchen sie bereit wäre, alles herauszugeben, und mehr als wir verlangten – kurz, ich mag jetzt nichts davon schreiben, sage meiner Mutter, es werde alles gut gehen. Und ich habe, mein Lieber, wieder bei diesem kleinen Geschäft gefunden, daß Mißverständnisse und Trägheit vielleicht mehr Irrungen in der Welt machen als List und Bosheit. Wenigstens sind die beiden letzteren gewiß seltener.

Übrigens befinde ich mich hier gar wohl. Die Einsamkeit ist meinem Herzen köstlicher Balsam in dieser paradiesischen Gegend, und diese Jahreszeit der Jugend wärmt mit aller Fülle mein oft schauderndes Herz. Jeder Baum, jede Hecke ist ein Strauß von Blüten, und man möchte zum Maienkäfer werden, um in dem Meer von Wohlgerüchen herumschweben und alle seine Nahrung darin finden zu können.

Die Stadt selbst ist unangenehm, dagegen rings umher eine unaussprechliche Schönheit der Natur. Das bewog den verstorbenen Grafen von M., einen Garten auf einem der Hügel anzulegen, die mit der schönsten Mannigfaltigkeit sich kreuzen und die lieblichsten Täler bilden. Der Garten ist einfach, und man fühlt gleich bei dem Eintritte, daß nicht ein wissenschaftlicher Gärtner, sondern ein fühlendes Herz den Plan gezeichnet, das seiner selbst hier genießen wollte. Schon manche Träne hab' ich dem Abgeschiedenen in dem verfallenen Kabinettchen geweint, das sein Lieblingsplätzchen war und auch meines ist. Bald werde ich Herr vom Garten sein; der Gärtner ist mir zugetan, nur seit den paar Tagen, und er wird sich nicht übel dabei befinden.

Am 10. Mai
Eine wunderbare Heiterkeit hat meine ganze Seele eingenommen, gleich den süßen Frühlingsmorgen, die ich mit ganzem Herzen genieße. Ich bin allein und freue mich meines Lebens in dieser Gegend, die für solche Seelen geschaffen ist wie die meine. Ich bin so glücklich, mein Bester, so ganz in dem Gefühle von ruhigem Dasein versunken, daß meine Kunst darunter leidet. Ich könnte jetzt nicht zeichnen, nicht einen Strich, und bin nie ein größerer Maler gewesen als in diesen Augenblicken. Wenn das liebe Tal um mich dampft, und die hohe Sonne an der Oberfläche der undurchdringlichen Finsternis meines Waldes ruht, und nur einzelne Strahlen sich in das innere Heiligtum stehlen, ich dann im hohen Grase am fallenden Bache liege, und näher an der Erde tausend mannigfaltige Gräschen mir merkwürdig werden; wenn ich das Wimmeln der kleinen Welt zwischen Halmen, die unzähligen, unergründlichen Gestalten der Würmchen, der Mückchen näher an meinem Herzen fühle, und fühle die Gegenwart des Allmächtigen, der uns nach seinem Bilde schuf, das Wehen des Alliebenden, der uns in ewiger Wonne schwebend trägt und erhält; mein Freund! Wenn's dann um meine Augen dämmert, und die Welt um mich her und der Himmel ganz in meiner Seele ruhn wie die Gestalt einer Geliebten – dann sehne ich mich oft und denke : ach könntest du das wieder ausdrücken, könntest du dem Papiere das einhauchen, was so voll, so warm in dir lebt, daß es würde der Spiegel deiner Seele, wie deine Seele ist der Spiegel des unendlichen Gottes! – mein Freund – aber ich gehe darüber zugrunde, ich erliege unter der Gewalt der Herrlichkeit dieser Erscheinungen.




Yeşil Kaftan Çevirisinin Eleştirisi


John Buchan Yeşil kaftan Altın Bilek yayınevi
Çevirmen :Selin Çınar
Asıl Metin :
Loos was no picnic, and we had had some ugly bits of scrapping before that, but the worst bit of the campaign I had seen was a tea-party to the show I had been in with Bullivant before the war started.
Çeviri: 
Loos piknik sayılmazdı ve biz öncesinde de birtakım çirkin anlaşmazlıklar yaşamıştık ama gördüğüm en kötü harekât hatırası savaş başlamadan önce Bullivant ile katıldığım çay partisiydi.

Ben bu çeviriyi çok çok kötü buldum. Çevirmen zannediyorum aceleyle dikkatsiz şekilde çevirmiş. Ya da cümleyi ciddi anlamda kavrayamamış. izah edeyim:

Loos burada bir savaşın adı.bir piknik değildi maalesef yetersiz bir çeviri. Evet asıl metin böyle diye böyle çevirecek olursak okuyucunun hayal dünyasında yeterince aydınlık bir tasvir oluşturamazsınız. Burada piknik yerine çocuk oyuncağı veya keyfimizi bozmaktan uzak bir yer benzeri kelimeler tercih edilmeliydi. Ben şahsen ateş çemberiydi gibi bir çeviriyi tercih ederdim. İkinci olarak tea-party burada gerçek anlamda çay partisi değildir.Bunu cümleden anlamak hiç de zor değil açıkçası. Burada Bullivant ile katıldığı gösteri ile kıyaslandığında kendisinin o güne dek görmüş olduğu  en kötü savaş hatırasının çok basit bir çay partisi gibi kaldığını anlatmaya çalışmıştır yazar. Zannediyorum kötü çeviri olarak değil yanlış çeviri olarak ele almamız gereken bir durum ortaya çıkmış. Genel olarak çeviri fena değil ama teslim edelim.